13 Mart 2017 Pazartesi

UWC'den SONRA(?)

Biz okuldayken okulun ilk mezunlarından biri "Gerçek UWC deneyimi mezun olduktan sonra başlar." demişti. O anda buna hiç inanmamıştım. O kadar yol tepip niye geliyordum o zaman bu okula bu okuldan sonra başlayacak bir deneyim için.

Okuldan mezun olduktan hemen sonra, o yaz, Danimarka'daki short course için görevli(facilitator) olarak gittim. UWC deneyiminin farklı bir yüzünü gördüm. Öğrenci olarak bizim bazı şeyleri deneyimlememiz için hocalarımın ve yönetici personelin ne kadr upraştığını ve düşündüğünü fark etmemi sağladı.

Ardından dönüp YGS-LYS sınavlarına çalışmaya başladım.

Her hikayemi duyan "Ne öğrendin? Ne kattı bu okul sana?" gibi sorular soruyordu. İlk başta cevap veremiyordum. Çünkü o kadar çok değişmiştim ve bu değişim o kadar normaldi ki benim için anlatamıyordum. Bazı hikayelerle anlatmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Ancak beni tanıdıkça anlıyorlardı okulun bana kattıklarını. Ben de değişimi tabandan tavana, küçük adımlarla yaratmaya karar verdim. Etrafımdaki herkesle benimle iletişim kurmak istedikleri sürece iletişim kurdum, arkadaş oldum. Aynı ülkenin içinde çok farklı sosyal ve hatta politik görüşlerden insanlarla arkadaş oldum bu geçtiğimiz yaklaşık iki yıl (vay be iki yıl olmuş) içinde. İnsanlara farklılıklarımızın anlaşmamıza engel olmadığını göstererek anlatmaya karar verdim.

Hikayeler dinlemek, yaşamak kadar etkili değil; çünkü o hikayeleri anlatırken ben kendim de tatmin olmuyorum.

Başka ne kattı okullar bana. Bir yaşam sitili öğretti. Etrafımı görmeyi, çözümler üretmeyi, kolları sıvayıp işe koyulmayı, toplantılar düzenlemeyi, planlar yapmayı, sürekli bir şeyler yapmayı ama yine de kendine zaman ayırabilmeyi, verimli çalışabilmeyi, kendime güvenmeyi ve hatta haksızlıklara ve sorunlara baş kaldırmayı öğretti. Ben bunları öğrendiğimi yeni yeni fark ediyorum. Bunlara ihtiyaç duydukça ya da etrafımdakiler yeni öğrenirken fark ediyorum.

UWC deneyimi gerçekten mezun olduktan sonra başlıyor. Okullardayken o yoğun deneyimin içinde fark etmiyoruz bazen bize neler kattığını. Mezun olduktan sonra ise öğrendiklerimizi uygulamaya, kullanmaya başlıyoruz. İşte o zaman anlıyoruz aslında bu deneyimin değerini. Beni bugün olduğum insan yapan büyük etkenlerden biri MUWCI demek abartmak olmaz.

Okullarda yalnıza iki yıl geçiriyoruz. Oysa UWC mezunu olarak ise ömrümüzün kalanını. Öğrendiklerimizi hayatımızın bir parçası haline getirmezsek o iki yılı boşuna geçirmiş olmaz mıyız?
Şimdi işte bunun üstünde çalışıyorum.

Neredeyse okulda olduğum kadar okulun dışında da oldum ve şimdilik baştaki sözün gerçek olduğunu söyleyebilirim.

UWC deneyimi, UWC'den sonra başlıyor.

UWC'yi deneyimlememek demek değil ki UWC değerleri ve misyonu için yaşanamaz. Gayet de yaşanır. UWC sadece okullarda yaşanan bir deneyim değil. UWC bir fikir, onu benimsediğiniz sürece yaşanabilir.

Farklılıklarımızın çatışma değil kutlama sebebi olacağı bir gelecek umuduyla. Kendinize iyi bakın. 

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Peki ya hikaye sona ererse?

UWC her zaman ulaşılacak bir yer, bir hayal, bir hayat, hatta belki bir yaşam tarzı. UWC hayal edilirken çok az insan bu hikayenin bir sonu olduğunu hatırlıyor, yola başlayanların çok azının ulaşmak için dört gözle beklediği bir son var. Ben de yakın arkadaşlarım gibi mezun olma fikrini hiç aklıma getirmemiştim. Yıllarca kurduğum hayaller UWC'de olmak ile ilgiliydi, oysa mezuniyet kapıya dayandığında bile ben bu gerçeği reddediyordum.

Okula uçağımdaki bir gecikmeden dolayı pazar günü saat sabah 11 civarı ulaştım, planlanandan tam bir gün sonra. Bomboş bir odamın kapısını açtığımda odanın çıpaklığı, keskin bir rutubet kokusu gibi yüzüme vurdu. Hayatımda bir MUWCI odasını hiç bu kadar çıplak görmemiştim. Bomboş, bembeyaz ve ruhsuz. Eşyalarımı çıkarır çıkarmaz MPH(multi purpose hall)'e koşmaya başladım. College Meeting çoktan başlamıştı, yılın ilk college meeting'i. Büyük salona girer girmez tanımadığım yüzler çarptı gözüme. Saçı kısacık kesilmiş bir kadın öğrencilerin bir kısmı ile birlikte yerde oturuyordu. O anda enerjik gibi gelen bir duygu yayıyordu, sonradan anladım ki bu sadece ben uykulu olduğum içindi. Tuhaf bir toplantıydı. College Assembly denen bir şeyden bahsetmeye başladılar. Geçen sene müdüre karşı ayaklandık güç istedik, neler oluyor bilmek istedik diye oluşturmuşlardı anlaşılan. Bu sene her şey farklı olacaktı. College Assembly fikrini onlar getiriyordu ama ne olacaksa biz yaratacaktık, öğrenciler. 
Ayrıca temiz bir başlangıç yapılacaktı. Okula girerken çantalarımız alkol ve sigar için aranmayacaktı. Bize güvenmek istiyorlardı, daha doğrusu Pelham (müdürümüz) bunu istiyordu. Bizse bir dağın tepesindeki gençler olarak bu güvenin getirdiklerinden dolayı mutluyduk.

Odama geri döndüğümde yalnızlık hoşuma gitti. Kafamı dinleyecektim. Bir kaç şeyin yerini değiştirdim. Kütüphaneden geçen sene bıraktığım eşyaları aldım. Bir sene boyunca yaşayacağım köşeye yerleşmeye başladım. Arkadaşlara merhaba dedim. Gerçekten özlediklerim bir avuç kadardı. Kalanı? onları da özlerdim elbet ama yeterince zaman geçmemişti. Her şey değişmişti, belliydi. Şimdi second yeardık, ve bizim second yearlarımız artık yoktu. Onların yokluğu bana mutluluk bile verdi. Aralarından hiçbirini özlemedim -ne o zaman ne de şimdi. Bana hiçbiri hiç bir zaman iyi davranmamışlardı ki. Sadece bir kaçı adeta acımıştı, bu salak kız, evet ingilizcesi kötü olan diyerek, bir şey bilmiyor diyerek oysa biliyordum ama konuşamıyordum. Ama bu sene aynısı olmayacaktı İngilizce ile aynı derecede savaşmak zorunda değildim. İlk hafta tuhaf geçti. Sadece tek dönem, bir sürü parti. Ve ufaklıklar yavaş yavaş gelmeye başladı.

Hint oda arkadaşım ilk varan oldu. Onu havluyla karşıladım. Sarılmak için kollarımı açmıştım ki kıyafet giymenin daha iyi bir fikir olduğunu fark ettim. Kız biraz suratsız göründü, onu odasını alışmaya ve eşyalarını yerleştirmeye bıraktım. Bu durumdan benimle gereksiz bi konuşma içine girmekten daha mutlu olacakmış gibi bir hali vardı ve öyle de oldu. Ben de etrafta dolanmaya başladım ve ne zaman varacağı belli olmayan Portekizli oda arkadaşımı karşılamaya çıktım. Rastgele bir odada 40 dakika geçirdikten sonra odama dönerken denk geldim Francisca'ya. Sarıldım ve küçük valizini elime aldım. Ben önde o arkada koyulduk odamıza doğru yola. Bu konuşkan olandı. Hafif tekleyen ingilizcesine rağmen sürekli konuşma açıyordu. Sevmiştim onu, ilk anda. Benim yanımdaki yatağı seçti. bir yıl boyunca yüzünü görecektim, pek ala mutluydum. Hemen oda kuralları gibi konular attı ortaya ben de bu konuşmaları drdüncü oda arkadaşımız gelene kadar erteledim. O akşam Ananya (Hint oda arkadaşım) ailesiyle bir gün daha geçirmek üzere ayrıldı, bende Beste'yi (first yearım) karşılamak için havaalanına yola çıktım gece. Francisca'yı ilk gecesinde yalnız bıraktım ve Jerisa da o gece sabaha doğru vardı. Beste geldiğinde beni beklemiyordu. Sevindi, tabi ki. Bence bir second yearın yapabileceği en güzel hareketlerden biriydi, o ilk şoka karşı bir yastık gibi sarmalamak. Minibüsün yerinde uyuyarak ulaştığım okulda Beste'yi odasına yollayıp ben de odama yöneldim. Biraz uyudum. Uyandıktan sonra oda arkadaşlarımla kaynaşma anları yaşadık ve bazı kurallar koyduk denilebilir. Odada yapılacaklar ve yapılamayacaklar gibi: odada sigara içmek yasaktı ama alkol çok sıkıntı olmazdı. 

Oryantasyon haftası yoğun geçti. Biz onlara hem hoş hem nahoş sürprizler hazırlamıştık. Onların varışını izleyen bir kaç hafta 100'den fazla yeni yüzle tanışarak geçti. Hem kendime yeni bir hayat kuruyordum, bu sefer ayaklarım daha yerde ve daha sağlam, hem zaten olan bir iki arkadaşıma sıkı sıkı tutunmaya çalışıyordum. Daha önemlisi bir sürü arkadaş edinmeye çalışıyordum, ilerde dost olacak cinsten. Bir kaçını ilk ay içinde buldum sayılır. Niklas (Finlandıyadan first year) yaklaşık bir buçuk ay sonra bana "anne" demeye karar vermişti bile. Bana bıraktığı notlarda bana anne diye hitap ediyordu ve oğlun diyerek imzalıyordu. Neden veya nasıl oldu ama birinci dönemin sonunda çok çok yakın arkadaştık bile. Onu bir oğul nasıl sevilir bilmediğim için bir kardeş gibi sevmeye başlamıştım. Geçen seneden olan bir kaç arkadaşlığım kopmaya yüz tutmaya başladı bazılarıysa umarım hayatımın sonuna kadar sürecek dostluklara dönüştü. Bu yıl çoktan daha iyi başlamıştı bile. Arkadaşlarımla daha iyiydim, hiç bir şeye değişmeyeceğim bir first yearım vardı (şuanda kendisi bana dünyadaki en yakın insanlardan biri). Üniversite başvuruları ve notlar konusunda stres yapmak dışında bir sıkıntım yoktu. Bu stres düzenli sinir krizlerine sebep oluyordu, baktığım üniversitelerin hiç biri içime sinmiyordu. Sonunda içime sinen bir okul bulmuştum, COA (Colelge of the Atlantic). Okula adeta aşık olmuştum. Benim ruh hali değişimlerime fazlasıyla alışmış olan oda arkadaşlarım bile aşırı kararsızlıktan bir anda spektrumun öbür ucuna ve son derece kararlılığa geçişime şaşırmışlardı.
İlk dönem üniversite stresi etrafında geçti. Aynı zamanda çok yakın bir arkadaş daha edinmiştim. Ian, bir şekilde hayatımın bir parçası olmuştu. Geçen sene sadece arkadaşım dediğim kişiye dostum demekten çekinmiyordum. Herkesin "Siz evlenirsiniz?" dediği türden bir arkadaşlığımız olmuştu. Oysa ben onun ve oda arkadaşımın arasını yapmaya çalışıyordum. Emindim yakın zamanda çıkacaklarına, sonra ne oldu da bir anda aralarına kara kedi girdi. Benim yakın arkadaşım ve en yakın arkadaşımı baş gçz etme umutlarım yok oldu.

Aynı dönemde UWC'ninde hareket olarak ve okul olarak sıkıntılarını daha net görmeye başladım. En kötüsü de bu problemlerin düzeltilemeyeceğine emindim. UWC deneyiminin ne olduğu ile ilgili kafam tamamen karışmıştı. O broşürlerdekilerin çoğunun makyajlanmış olduğunu fark etmiştim. Ama ne yapabilirdim: tek başıma, bir öğrenci olarak, hem de sessiz bir öğrenci. Ayrıca herkesin UWC algısının da aynı değildi. Bu da diversitynin bir parçasıydı. Ve biz UWC'de insanalrın düşüncelerine saygı duyardık. Sonradan benim gibi düşünen insanlar buldum. UWC fikrini o kadar seviyorduk ki, şu anki UWC'ye bir çok eleştiride bulunabiliyorduk. UWC'ye açık bir şekilde laf atabilen ve aynı zamanda UWC'yi inandığımız şekilde yaşamaya çalışan bir gruptuk. Birbirimizi bulma yolumuzsa her pazartesileri bir hocanın evinde çay içip konuşmanın hoşumuza gitmesiydi. Hepimiz rastgele insanlarla konuşmak iyi oluyor diye başlamıştık bu düzenli buluşmalara (ilk başta "uwc skills course" olan adını "a conversation" olarak değiştirdik). Son seansdaysa fark ettik ki bu grup sayesinde çoğumuz çok yakın arkadaşlar olmuştuk. "Nasılsın?" sorusuna "İyiyim." diye cevap vermiyorduk hiç birimiz, hele soran gruptan biriyse cevabımız saatler sürebiliyordu.

İkinci dönem için MUWCI'ye döndükten kısa süre sonra, üniversiteyi Türkiye'de okumak istediğime emindim.

UWC'yi çok ciddi bir şekilde eleştirir olmuştum. Her broşürde dalga geçecek eleştirecek bir şey buluyordum. bulduğumuz her media materyalini kesiyor altını çiziyor yorumlar ekliyorduk arkadaşlarımla. İkinci dönemim biraz bunun eşliğinde geçti. Şimdi dönüp bakınca tüm bu aşırı eleştirilerim, yerle bir edişlerimin sebebi aslında UWC çok sevdiğimdendi, sevmediğimden değil. onun olası potansiyelinin farkındaydım ve harcanmasına dayanamıyordum. İkinci dönemim muhteşem geçti. Arkadaşlarımla daha da yakınlaştım, eğlendim, gezdim. MUWCI'de daha önce yapmadığım şeyler yaptım.

Yael (Israel) in doğum günü için nehre indik mesela, ilk defa kanoya bindim.
Tüm gün uğraşıp kına gecesi düzenledim, kimse ilgi göstermedi.
En yakın arkadaşımla hippi kasabaya tatile gittim, cennetin ön izlemesine şahit olduk.

Onun dışında MUWCI hayatına devam ettim sayılır.
Yemek yapmaya devam ettim.
Geceleri Cage'in arkasından kampüsten kaçıp yıldızları izledim, bazen de gün doğumunu.
Gün batımını yakalayabilmek için kampüsün farklı köşelerine koşturdum.
Yakın arkadaşlarımdan biriyle çıkıyor sanıldım oysa sadece thirwheeling yapıyordum.

ABD'de başvurduğum iki okula kabul aldım. Türkiye'ye dönme fikrim biraz sarsıldı ama reddettim teklifleri. ABD gibi bir ülkede yaşamak istemedim. pişman değilim. Bu sonuç sonucunda bir hafta boyunca oda arkadaşlarıma ve oğlum dediğim Niklas'a yemek yaptım, totem yapmıştım sonuçta.

Study leave geldi. Günlerim ders çalışarak ve arkadaşlarımla konuşarak, yürüyerek geçmeye başladı.
Ayrılmanın hüznü yaklaşmıştı, oysa ben bazı arkadaşlarımla yeni yakınlaşıyordum. Yeni arkadaşlar yaptım bazılarıyla iyice yakınlaştım.

Red Cross Nordic'in Müdürüne kampüsü gezdirdim iki arkadaşımla, movement konusunda umutlandık. Adam açıkça öğrencilerinin akıl sağlığına önem verdiğini ve endişelendiğini söyledi, fikirlere açık gibiydi. Bizi şaşırttı açıkçası. Ve bizde küçük bir eylemi andıracak bir kampüs turu verdik adama.

Son bir hafta kala sadece tek bir sınavım kalmıştı ve şimdi MUWCI eğlenceli olacaktı ama ben revire düştüm ve son haftamın neredeyse tamamını revirde geçirdim.

Revirden çıktığımda, eşyalarımı toparlamam ve mezun olmam gerekiyordu. İki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve elimde üstünde UWC Mahindra College yazan bir diploma tutuyordum.

O anda gerçekten anladım, ben rüyamı yaşamıştım ve bitmişti bile. Hani bir şeyi hayal edersiniz tam uyumadan önce ulaşmayı dileyerek ama beklemeden, işte ben o hayali bitirmiştim. İnanması güç tabi ki. Şanslıydım.

Şanslıyım.
Yıllarca kurduğum hayale ulaştım ve yaşadım.
Bazen haya edebileceğimden güzeldi, bazense aklıma gelmeyen kadar kötü ama ulaşmıştım işte
ve bitmişti
En azından ilk kısmı.

Dediler ki "asıl UWC mezun olduktan sonra başlar."

Bakalım ne kadar haklılarmış!
Göreceğiz bundan sonra.
Belki de hikaye sona ermedi, yeni başlıyor...

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Hikaye Yarım Kalmasın!

Yazmadığım, yazamadığım ve sonra da yazmayı unuttuğum için özür dileyerek başlayayım yazıma.
Geçen yılın kaldığımız yerden sonraki kısmını özetlemeli ilk önce.

Gezi haftasından sonra derslere yoğunlaşmaya başladık. Finaller yaklaşmıştı ve her geçen gün daha da yaklaşıyordu. Ben de iki IB dersimi geçen yıl bitirdiğim için çoğu first yeardean daha çok çalışıyordum. Çoğu first year da  neredeyse belki de eşit düzeyde önemli olan final sınavlarına çalışıyordu. Daha çok akademik odaklı geçtiğini söyleyebileceğim bir ayın sonunda büyük gün geldi çattı.
MEZUNİYET
Second yearlar mezuniyet için heyecanlı ve biraz da buruktular. Bizlerse onlarla geçireceğimiz son gün olduğu için buruktuk.Herkes giyindi, süslendi ve bir aydır sınav salonu olarak kullanmış olduğumuz çok amaçlı salona gittik. Second yearlarımızın tek tek mezuniyet belgelerini almasını izledikten sonra son fotoğraflarıızı çekildik.
Bİr yıl bitmişti ve arkamızda kalmaya hazırlanıyordu.
Ertesi sabah pek çok kişiyle vedalaştım. Bİr kısmıyla ağustosta görüşmek üzere ayrıldık. Bir kısmıyla bir daha görüşmek umutlarıyla ayrıldık. Bir kısmıyla ise bir daha görüşmeyeceğimizi bilerek elveda dedik. Bir sayfa tammaen kapandı. Otobüse doluşup yolumuza koyulduk. Biraz buruk biraz da yılı bitirmiş olmanın rahatlığı vardı üzerimizde.
Havaalanındaki uzun saatlerin ardından evlerimize dağıldık, birer birer ve yavaş yavaş.

Aradan iki buçuk ay geçti ve yine aynı yerdeyiz. Hep birlikte.Geçen sene bugünlerde yeni tanıştığımız kampüse döndük. Evimizden kişiler eksildi. İçimizde bir burukluk, kampüsde bir boşluk var.

Biliyoruz ki önümüzdeki haftasonu bu boşluk yok olacak, burukluk azalacak.
First yearlarımız gelmeye başlayacak.
Biz de şimdi onlar için hazırlıklar yapıyoruz.Dört gözle evimize gelmelerini bekliyoruz.

25 Mart 2014 Salı

Neler Oldu Neler!

 Yazmayalı ne kadar da uzun zaman olmuş. Aslında o kadar çok şey var ki anlatacak, yazmamış olmam beni şaşırttı. Nerden başlamalı acaba?
              İlk olarak muhtemelen hepinizin bildiği üzere, müstakbel first yearım açıklandı. Bu haber karşısında ne hissedeceğimi bilemedim açıkçası. Hem heyecanlıydım gelecek yılımı birlikte geçireceğim kişi belli olmuştu. Ama aynı zamanda zamanın çok hızlı geçtiği fikri içimi doldurmuştu. Bu iki yılın çok yakında bitecek olması veya second yearların ayrılmasına çok kısa bir zaman kalmış olması fikri korkutuyordu. Şu an ne hissettiğimi ise bilmiyorum bile. Çok hoş ve eğlenceli bir müstakbel first yearım var ama hala korkuyorum.
               Bu kafa karıştırıcı duygu halini bir yana bırakıp kafa fikriyle devam edelim. Ben kafayı kazıttım. Yani aslında bu bir gelenek okulda... Ama gelenek dedimse de herkes kazıtmıyor. Her yıl isteyenler saçını kazıtıp saçı kanserlilere veriyor. Ben de bu kişilerden biriydi bu yıl ama benim hikayem diğerlerinden biraz farklı. Buraya gelmeden önce içimde minicik bir kıpırtı acaba diyordu ama o kadar küçük bir kıpırtıydı ki fark etmem bile zaman aldı. Buraya geldikten bir süre sonra o kıpırtıda kayboldu ve kışın eve döndüğümde saçımı çene hizasında kestirdim. Ama buraya döndükten sonra o kıpırtı da pek çok destekçi nedenle birlikte büyüyerek geri döndü. Ama emin olamıyordum. Gidip geliyordum. Nedenlerim şunlardı:
  • Kadınlara yüklenen saçın güzellik anlamına gelmesi fikrinden sıkılmıştım
  • Buna bağlı olarak erkeklerin saçını kazıtması normal karşılanırken, kadınlar için zor bir hareket olarak görülmesi fikri rahatsız eder olmuştu.
  • Yüzümle çok barışık değildim. Yüzüme saçımın düşmesinin sevmemin sebebi de muhtemelen buydu. Kafamda saç oldukça da yüzümle barışma yoluna gitmeyecektim. (not: şu an yüzümle çok mutluyum)

Tüm bunlara ek olarak birini mutlu etmek fikri de çok hoş geldi kulağıma. Bunlar birleşti %95 emindim kafamı kazıtacaktım ama o %5 beni durdurmaya yetiyordu. Herkesin saçını kazıttığı gece karar verdim ama o geceden ertesi gün kazıttım ben. Herkesin önünde, çok reklamlaşmış bir şekilde, yapmak istemedim; buna ek olarak bunu yapışımın o an etkisi olmadığından emin olmak istedim. Ertesi gün İlayda’nın odasının orda gözümü kapattım ve açtığımda kafamda saç kalmamıştı. Şu ana kadar hiç keşke yapmasaydım demedim ama aksine o kadar çok iyi ki yapmışım anı yaşadım ki sayısını bile unuttum. (Teori: Herkes hayatında en az bir kere kafasını kazıtmalı.)

               Sonra Travel Week zamanı geldi. O hafta içinde olanlar ne anlatılır ne de bir daha yaşanılabilir bir hikaye. Sadece şunları söyleyeyim eğer bir geziye gidiyorsanız nereye gittiğinizden çok kiminle gittiğiniz önemli, bir de bir otobüsün başına her şey gelebilir o yüzden gerektiğinden önce bir saatte yola çıkın ki işinizi riske atmayın.
               Tam bir hafta önceyse Holi'ydi. Renkler festivali. Okuldan sonra futbol sahasına gidip kutlama yaptık. Renkler elimizdeki boyalar tükenince mud gamese(çamur oyunlarına) dönüştü. çok eğlenceli bir Holinin ardından sıkı bir ders çalışma dönemine girdik. 
               Şimdiyse ders çalışma zamanı başladı, başlamak üzere. Şimdi yoğun bir döneme giriyoruz okulca. Haydi bakalım daha neler yaşayacağız acaba?





Bu benim saçsız halim.Bence kafam güzelmiş benim.

Bir de file bindim gezerken.
                                                                 



22 Şubat 2014 Cumartesi

ONE BILLION RISING- BİR MİLYAR AYAKLANIYOR





 Ben sevgililer gününü kutlamaktan hoşlanan bir insan değilim. Ama bu yıl 14 Şubat benim için çok özel bir gündü. Hindistan'ın kasabalarından birinde OBR(One billion rising- Bir milyar ayaklanıyor) etkinliği düzenledik.

OBR, kadına şiddete ve cinsel tacize karşı, dünyanın her  tarafında aynı gün yapılan bir eylem.

Toplanıyoruz, dans ediyoruz, yürüyoruz...



"Her üç kadından biri hayatı boyunca en az bir kere şiddete maruz kalıyor." Bu sayı bir milyar kadın ediyor.

Ve bu demek oluyor ki sizinle şu an aynı odada olan kadınlardan biri şiddete maruz kaldı veya kalacak.



Tüm bunlardan daha acısı bazı toplumlarda kadın, dayak yediği zaman, hak ettiği için yediğini düşünüyor; kocasının onu dövmesinin hakkı olduğuna inanıyor.



Bunu değiştirmek, en azından insanların uyanmasını sağlamak istedik. Kapalı kapılar arsında olan şeyleri kasabanın merkezine taşımanın etkili olacağına inandık.



Okulun çocuklarına, dünyanın her tarafında yapılan dansı anlamıyla birlikte öğrettik. Zamanı geldiğinde kasabaya gittik, dans ettik. Çocuklarını almaya gelen velilere ve meraklı, şaşkın kasaba sakinlerine neden dans ettiğimizi anlattık ve ortadan kaybolduk.





Yukarıdaki video geçen seneki İstanbul eylemlerinin, uluslararası kullanılan müzik ile birlikte olan videosu.



Ayrıntılı bilgi için websitesi(üzgünüm İngilizce): http://www.onebillionrising.org/






3 Şubat 2014 Pazartesi

UWC'den sonra: Hayat?

  UWC'yi küçük yaşta keşfetmiş olarak yıllarca önüme koyduğum hedefler arasından yapacağıma emin olduğum tek hayalimi gerçekleştirmiş bulunuyorum. Bir UWC'de okuyorum (Aramızda kalsın en güzelinde ;) ).
  Şu an bir UWC'deyim ve adını daha önce bilmediğim ülkelerden arkadaşlarım var.İlk başta konuşamadığım İngilizce'de kendime fazlasıyla güvenir oldum. Yakın arkadaşlar edindim. Dünyayı keşfederken kendimi tekrardan keşfettim. Doğaya saydı duymak kavramı hayatımda nefes almaktan farksız oldu. İnsanlara ve kültürlere saygı ise nefes almaktan öte...
  UWC'deki hayata öyle bir alıştım ki muhteşem şeyler normal gelmeye başladı. Bundan başkasını hayal edemez oldum. Hep öyleydi, hep öyle kalacaktı.
  İşte o anda bir soru belirdi: UWC'den sonra hayat var mıdır?
  Cevap tabi ki var oldu.
  Ama koca masada hayal edebilen tek kişi 10. yıl buluşmasını hayal edebildi başka bir şey değil.

29 Ocak 2014 Çarşamba

MUWCI'de Özel Günler, Prensesler?

Geçenlerde Amerika ve Karayip gecesiydi aklıma geldi, MUWCI'de özel günler güzel eğlenceli minik bir miktarda da tezat oluşturacak biçimde.
En güzel örneklerden biri ilk dönemin son akşamı olan Noel yemeği olsa gerek. Noel yemeği, şu ana kadar MUWCI'de gördüğüm en havalı etkinlikti. Herkes giyinmiş süslenmiş, müdürün evinin arkasındaki alana doğru yola koyulmuştu. Kızların hepsinin ayağında topuklular üstlerinde en havalı elbiseleri, erkelerin hepsi takımları çekmiş yürüyorlar. Müdürün arka bahçesinde yemekler yerini almış, elinde atıştırmalıklarla gezen garsonlara kadar her şey düşünülmüş. İlk başta herkes ayakta eğleniyor derken bir zaman sonra yemekler görücüye çıktı. Müdürün arka bahçesiyle ilgili tek problem ortaya çıktı o anda; sadece 5-6 tane masa vardı oysa yemek yiyen 250'den fazla kişi. O havalı elbiseleri, fiyakalı takım elbiseleri ile insanlar çimlere oturdu ve yemeğe başladı. Hiç bir şey olmadı sanki. Çatal da kalmamamış olduğunu fark ettik, olsun elle de yenir, zaten Hindistan'dayız gelenekler bunu söyler dedik. Hiç kimsecikler istifini bozmadı, sanki İngiltere prensiymiş de, her zaman olduğu gibi onlarca boyutta çatal bıçaktan oluşan masada yemeğini yiyormuşçasına yemeklerimizi yedik. 
Diğer UWC'leri bilemem ama burada prensesler gibi davranmanın imkanı yok. OMO'nun reklamlarında yıllarca kullandığı sloganı bulanın MUWCI mezunu olduğunu idda edesim var. Burada ben yere oturamam çime oturulur mu demek diye bir şey yok. Yeri geliyor aynı çimin üstünde birbirimizi çamura biliyoruz yeri geliyor prensesler gibi giyinmiş olsak da oturup yemeğimizi yiyoruz.
Yine çok tekrarladım kendimi. Neyse olsun o kadar.